Değerli Dostlar; Edep’e dikkat etmek gerekir. Çünkü edepsizlik sahibini Rahman’ın merhametinden mahrum, sünneti seniyye den de gevşek bırakır. Sünnet’ten gevşeklik farzın terkine sebebiyet verir, farzın terki de iman’ın tehlikede olmasına delalet eder. İman’ın tehlikede olması insan ve insanlık için tüm benliğini kaybetmiş demektir. Dolayısıyla İman’ı sağlama almak için edeplere çok dikkat etme mecburiyetini gerektirir. Çünkü edepli olmak, edebi hayata tatbik etmek, İslam’ı yaşamak demektir. “İslam’ı öyle sağlıklı yaşa ki; seni öldürmeye gelen sende hayat bulsun, İslam’ı yaşamayanlar asıl ölü onlardırlar. Ölülerde kabirde değil, iki ayak üstünde yürüyen, Allah ve Resûlünden habersiz yaşayanlardır.”
İslam insanın huzurudur, İnsan da İslam’ın arzusudur ve insanlık da İslam’ı yaşamayla ve muttaki olmayladır. Yoksa filin gövdesi büyük, katır’ın sırtı güçlü, öküz’ün boynu kuvvetli, kuşun cinselliği daha fazladır. Ama en üstün olan sıfat İslam’ı yaşama, güzel ahlakla beraber muttaki olmayladır. İnsan’ın üstünlüğüne ölçüyü ‘Takva’ verir. Muttaki; “sorumluluk bilinci içerisinde olup, sorumlu davranan kişidir.” Yani iman edip Salih amel işleyendir.
Sahabeler (r.anhm); İnsanlar iman etsin ve insanlık alanında kalsın diye canlarını mallarını feda etmişlerdir ki her alanda örnek alınsınlar. Efendimizin (s.a.v) vefatından sonra 124 bin sahabenin hayatta olduğu, bunlardan 10 bini Medine’de bek’i mezarlığında, 10 bin’i Medine’nin etrafında ki yakın bölgelerde vefat ettikleri rivayet olunur. Geri kalan 104 bin sahabenin ise doğdukları memleketlerinde, ülkelerinde değil de Diyarbakır’da Sinop’ta Ahlat’ta ve sair coğrafyalarda vefat etme sebepleri sadece insan iman etsinler, Salih amel işlesinler, insanlık alanında kalsınlar ve Dünya Ahiret saadetini kazansınlar diye canla başla mücadele etmişler ve oralarda metfun olmuşlardır.
Ğanem Bin İyad’la (r.a) beraber Diyarbakır’a gelen, orada 41 kişi şehit düşüp orada kalan, daha sonra çeşitli yerlerde sadece insanlara insanlık kazandırmak amacıyla ta Ahlat’a kadar ve daha da geniş alanlara yayılıp canlarını feda eden o güzide kişiliklerin kendi memleketlerinde ailelerinin içinde olmayıp ta burada olmalarını biraz düşünmek gerekir. Fakat sahabe bir yere iman tohumunu ekmişse o tohum çürümez. Eğer o toprak çapalanıp sulanırsa o tohum yeşerir imanlı meyveler yetişir ve iman ehli çoğalır. Çünkü o güzide kişilikler, tebe’i tabi’inler ve Müslümanlar bunları boşuna dökmediler.
Şöhret, saltanat ve şehvet düşkünleri bu hakikati görmediklerinden dolayı kendileri gibi olmayanları köle, kendilerini efendi gördüler. Ehli iman ise bu davranışları dalalet olduğunu ve o dalalette yüzen insanları o sıkıntıdan çıkarmak için çaba harcamaya çalışırken iki kesim arasında anlaşmazsızlık çıkıyor ve çatışmaya dönüyor. O zaman saltanat ve içtihat karşı karşıya geliyor. Mekke’de peygamber’e (s.a.v) karşı yürütülen düşmanlıkta bu baptandı. Mekke Müşrikleri Allah Resûlün’e; “Atalarımızın saltanatından ayrılıp, onlara karşı tavır alıyorsun. Bundan dolayı seni ve misyonunu yok edeceğiz. Mekke ve yöresinde içtihat sisteminin kurulmasına izin vermeyeceğiz. Atalarımızın metodu sonsuza dek devam edecektir” dediler. Peygamber (s.a.v) ise iman hakikatleri ile o yöreye ve o coğrafya’ya yayılıp, en büyük imkan olan ve tüm imkanları yok eden iman imkanını kullandı ve hamd olsun halada kullanılmaya devam ediliyor. Çok kısa bir zaman içerisinde dünyanın çeşitli coğrafyalarında Kur’ân esasları ile İslam hükmediyor.
|